Browsed by
Yazar: alladola

Benim Adım Kırmızı – Orhan Pamuk

Benim Adım Kırmızı – Orhan Pamuk

Orhan Pamuk kitaplarını genel olarak severim (arada gereksiz olduğunu düşündüklerim olsa da.) Ama dilinin ağır olduğunu da itiraf etmeliyim. Kitaba kendinizi kaptırabilmeniz için epey bi zorlayıp bölümlerde ilerlemeniz gerekir. Bunu bir tek Kafamda Bir Tuhaflık adlı eserinde yaşamadım, o da muhtemelen İstanbul’u anlatmasından.. 🙂

Keza Benim Adım Kırmızı’da da aynı şeyi yaşadım. Dilinin ağırlığı, cümlelerin uzunluğu (43 satırdan oluşan cümlesi var, üşenmedim saydım.) , her bölümde farklı karakterlerin ağzından başta birbiri ile eşleştirmekte zorlandığım bölümleri kitabı yarıda bırakıp bırakmama konusunda gidip gelmeme sebep olsa da inat ettim 🙂 iyi ki de öyle yapmışım. Başta okumak ne kadar zor olduysa sonra da elimden bırakmak öyle oldu.

Kitapta Şeküre, Kara, Üstat Osman, Enişte, Ester, Zeytin, Kelebek, Leylek, Zarif gibi baş karakterler var. Her bir karakter, eşya hatta ölüler bile kendi ağızlarından hikayeyi anlatıyorlar. Tabii ki Orhan adlı bir karakter de var, yazar tarihi romanında o dönemki detayları anlatırken bir yandan da aslında kendi adıyla bir karakter bulundurup kendi yaşadıklarını ve zevklerini de bu romana yansıtıyor.

Kitabın içinde o kadar detay var ki.. Özellikle 12-17.yy lar arasında yapılmış olan resimler/minyatürler, bunların işçiliği, her birisinin ayrı bir hikayesi ve anlamı.. Osmanlıda resim işlemenin dini etkilerden dolayı tamamen illüstratif olması yani sadece yaşanmış bir durumu hikaye etmesi, ve ustalığın çizilen karakterlerin ve sahnelerin birbirine benzemesi ile ölçülmesi (şahsi bir tarz kesinlikle yok).. Resim yapmanın Avrupa etkisi ile Osmanlı’daki değişim çabaları ve o dönemki nakkaşların ve hocaların bu değişimi nasıl karşıladıkları ya da tepki gösterdikleri.. Çok ciddi bir emek olduğu belli. Yazarın son sözü kısmını da okuduktan sonra bir kere daha takdir ettim Orhan Pamuk’u doğrusu.

Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan birisi de aşağıda. Üstat Osman ve Kara, Topkapı Sarayı’ndaki Hazine Odası’nda bir iz peşindeler. Padişaha ait tüm kitaplardaki resimlere bakacaklar. Kitapları sorduğunda aldığı yanıttan ne kadar geniş bir kütüphane olduğunu anlayabiliyoruz, mest oldum doğrusu..

Bu da Bozburun’da geçirdiğim iki günlük kısa tatilimden. Bu manzarada bu keyifli kitabı okumak gibisi var mı ? 🙂

Sabırlı birisi iseniz ve tarihi romanları okumaktan zevk alıyorsanız bu kitabı da seveceğinize eminim.

 

Sevgiler, alladola

Eylül 2017

Parfümün Dansı – Tom Robbins

Parfümün Dansı – Tom Robbins

“Pancar, sebzelerin en keskinidir. Turp, elbette ki daha ateşlidir ama turpun ateşi soğuk bir ateştir. Hoşnutsuzluğun ateşidir yoksa ihtirasın değil. Domates doğrusu şehvetlidir. Fakat onda da bir sualtı akıntısı halinde uçarılığı, havailiği sezersiniz hep. Pancarlar ise korkunç ciddidir.”
diye başlıyor Parfümün Dansı ve bu girişi pancarla ilgili devam ediyor. Normalde çok tükettiğimiz bir sebze değildir pancar (gerçi ben turşusunu çok severim 🙂 ve yurt dışında bizden daha çok kullanılıyor, salatalarda vs.) Alla alla nedir bu pancarın olayı dedirtti bana. Okudukça esrarengiz bir biçimde kitap boyunca bu pancara değinildiğini göreceksiniz.

Pancarla giriş yaptım ben de ama Tom Robbins, Doğu’nun aşka, doğaya ve Batı’nın mantık ve bireyselciliğe dayalı hayata bakış açısını ve yeni dünya dediğimiz günümüzdeki başarı ve para odaklı hayatı çok güzel hikayelendirmiş.

Bir de Pan var. Kitabın kapağında şekillendirilmiş Tanrı. Dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte kendi inandığı dans, müzik ve aşkın yavaş yavaş doğru ve yanlış, sevap ve günah gibi kavramlarla değişmesi ve gücünü kaybedişi..

Bir çırpıda okuduğum kitaplardan birisi oldu. Kesinlikle tavsiye ederim.

Sevgiler, alladola

Eylül 2017

Ev yapımı ekmek diye buna denir :)

Ev yapımı ekmek diye buna denir :)

Ve sonunda son yaptığım ekşi mayamı kullanarak ekmeğimi yaptım.

Bu hafta sonu Serkan abiyi ve Abir’i kahvaltıya davet ettim, artık iyice yerleştim sayılır. Ne yapsam diye düşünürken ekmek için bundan iyi fırsat mı olur diyip kollarımı sıvadım. Tabi ki yine Burak’ın ekmek teknesini biraz kurcaladım ve ekşi mayama yanlış baktığımı farkettim. Bu video da çok güzel anlatmış.

Gece geç vakit başlamış olsam da, ve katlama işemini yapmama rağmen yarım saatte bir havalandırma işlemini uyuyup kaldığım için atlamış olsam da hamurum o kadar güzel kabardı, ekmeğim de öyle güzel pişti ki.. Anladım ki hakikaten yoğurma işlemi önemli.

200gr beyaz un, 300 gr tam buğday unu, 250 gr su ve 250 gr ekşi mayamdan kullandım (normalde sıvı kısım 300 gr su ve 200 gr ekşi maya ancak benim mayam epey sıvı, besleme yöntemim üzerinde çalışmam lazım)

Un, su ve mayamı karıştırıp sonra da 7-8 dk yoğurma işlemi yaptıktan sonra (bu videoya bakabilirsiniz) bir kaba koyup üstünü nemli bele örttüm. Gece saat 1:30 olmuştu ve uyuyakalmışım, normalde yarım saat sonra bi havalandırmam gerekiyordu. Sabah 6:30 gibi uyanıp koştur koştur bu işlemi yaptım. 🙂 sonra havuza gidip sporumu yapıp geldim ve son katlama işlemini de yapıp saat 10 a kadar dinlendirdim. Hamurum kabından taşacaktı nerdeyse, o kadar kabarmış yani..

Sonra bi güzel hamuru fırın tepsime yerleştirdim, üzerine kesik atıp şekil verdim ve yaklaış 40 dk 250 derecede pişirdim. Fırından çıkarıp alt kısmına vurarak pişip pişmediğini kontrol ettim, on numara ses geliyordu kabuğundan. Biraz dinlendirdim, arkadaşlarım da 11:30 gibi geldiler ve afiyetle yedik doğrusu.. onlar da çok beğendiler. Bana çok geleceğinden birazını Abir’e verdim, bir parça da ertesi gün iş yerindeki arkadaşıma getirdim..

Aa bu arada!! Serkan ile Abir çok tatlılar, ev hediyesi olarak çiçek ve çikolata dolu bir fincan takımı almışlar. Paylaşmazsam olmaz !! :)))

Çok güzel bir haftasonu oldu benim için. Kahvaltı yaptık, sohbet ettik. Çok severim saatlerce kahvaltı masasında oturmayı, muhabbet etmeyi.. Epeydir yapamıyordum. Sanırım alışıyorum Abu Dhabi’ye..

Bilim Kahramanları Buluşuyor – hayvanlar: yaşam ortaklarımız

Bilim Kahramanları Buluşuyor – hayvanlar: yaşam ortaklarımız

6 sezondur gönüllüsü olduğum “Bilim Kahramanları Buluşuyor” etkinliğinde “hayvanlar: yaşam ortaklarımız” temalı 13. sezonumuzu da bu haftasonu tamamladık. Ne maratondu ama… Geçen yaz başlayan çalışmalarımız yaptığımız tercümeler, tema toplantıları, hakem eğitimleri, dokümanların daha kolay anlaşılması için çektiğimiz videolar, tema seti yapımları vs derken yoğun bir şekilde devam etti ve Şubat-Mart aylarında farklı illerle farkli takımlarla harika turnuvalar gerçekleştirdik.

Büyük bir kısmı gönüllü insanların o kocaman gönülleriyle yapılan, dernek çalışanı arkadaşlarımızın da profesyonel desteği ile tamamlanan turnuvalarımızı İstanbul, Ankara, Mersin, Bursa ve İzmir de yaptık. Bu yerel turnuvalarda, belirli kriterlere doğrultusundaki jüri değerlendirmesiyle seçilen takımlar yine İzmir’de yapılan ulusal turnuvaya katıldılar. Bu tunurvada ise İngiltere, Avusturalya, Danimarka ve Amerika’da yapılacak oluna uluslararası tunurvularada Türkiye’yi temsil edecek toplamda 10 adet takım seçildi. Ödül töreni görmeğe değerdi doğrusu…

Şöyle geriye bakıyorum da.. Bu turnuvaları Türkiye’de başlatan Hakan ve Fatma’nın, IBM’in 100. yılında, çalışanlarını gönüllülük projelerinde çalışmaya teşvik ettiği bir günlük etkinlikte tanıtıma gelmeleriyle başladı her şey. Lego, robot ve çocuklar.. Hemen ilgimi çekmişti doğrusu. Önce web sitesi sorununu çözmeye çalıştık, sonra Jüri olduk turnuva ortamını gördük. Ve o an virüsü kaptım doğrusu. Sonrasında hakemlik ve başhakemlik şeklinde devam etti desteğim.. Elimden geldiğince.. Kazandıklarım ise paha biçilemez.. Binlerce sevgi dolu, pırıl pırıl arkadaşlarım oldu.. Bazıları artık büyüdü üniversite öğrencisi, bazıları yurt dışında devam ediyor eğitim hayatlarına. Bazıları ise ilk defa gelmiş biraz şaşkın ama kendilerinden emin bıcırıklar..

Onları gördükçe hala bir umut var diyorum.. Hala…

 

Bu bir buçuk ayda o kadar çok anı biriktirdim ki.. Şu ikisinden bahsetmeden geçemeyeceğim ama..

  • Ulusal turnuvadayı tamamladıktan sonra ortalığı elimizden geldiğince toplarlayıp havaalanına geldik İstnabul’dan gelen ekip olarak. Havaalanında 2. kontrolde biraz sıkıntı yaşamıştım, Ümit le onu konuşarak ilerlerken bir sürprizle karşılaştık. Önümüze Gönüllü dansımızı tunak tunak ı yaparak çıkan bir takımımız bizi bizden aldı doğrusu. 🙂 Harika bir karşılamaydı.
  • Yaklaşık yarım saat sonra da Adana’dan gelen bir ekipteki çocuklardan bir bizi buldu ve gönüllü dansının şarkısını ssordu, söyledik, meğer dans edeceklermiş hava alanında. Benden kaçar mı ? Tabii ki hayır :)) Çocuklarla havaalanını ortasında dans ettik, bakışlardan bahsetmek bile istemiyorum :))) Ama çok eğlendik.

 

Peki nedir bu Bilim Kahramanları Buluşuyor etkinliği ?

Dean Camen’ın 1989 yışında kurduğu FIRST (For Inspiration and Recognition of Science & Technology) vakfı ile başlıyor hikaye. Ve 1998 de Lego ile yapılan işbirlği sonucunda 9-16 yaş arasındaki 4-10 tane çocuğun bir takım oluşturarak katılabileceği FLL diye bilinen First Lego League turnuvaları oluşturuluyor. Önce Amerika’da sonra da hızlı bir şekide yayılarak dünyanın diğer ülkelerinde yapılmaya başlanan bu turnuvalar Türkiye’de ilk defa 13 sene önce yapıldı. Belki de 10-15 takımla  başlayan bu yolculuk şuan Türkiye’nin farklı illerinden katılan binlerce çocuğun oluşturduğu 300 takımla devam ediyor.

Çocuklar neler mi yapıyor?

Her sene FIRST vakfı tarafından belirlenen sezon teması dahilinde bir sorun bulup bu soruna çözüm üretiyorlari bu çözümü yetkililerle paylaşıyorlar, uygulanabilirliğini kanıtlayıp turnuvalarda Proje jürimize sunuyorlar.

Yine sezon teması dahilinde belirlenen Lego kullanılarak tasarlanmış görevleri, Mindstorms EV-3 mikroişlemcisi ve Lego kullanarak tasarladıkları ve programladıkları robotlarla otonom olarak tamamlamaya çalışıyorlar.

FLL’nin bir takım değerlerini (özellikle duyarlı profesyonellik olarak tanımladığımız, “bir taraftan sorunlar üzerinde uğraşırken, diğer taraftan hem kendi takımındaki arkadaşlarına, hem diğer takımdakilere yani herkese karşı nazik ve saygılı olmak” ve “diğer insanların fikirlerine karşı koyup onları alt etmek yerine, o fikirleri de kullanıp yeni şeyler inşa edebilmek” değeri) özümsüyorlar .
Kısacası takım olmayı, görev paylaşımını, birşeyler üretmeyi ve bunu sunmayı, kendi fikirleirni anlatmayı ve savunmayı, yeni fikirlerle kendilerini geliştirmeyi öğreniyorlar.

 

Bilim Kahramanları Derneği ile ilgili bilgi almak ve diğer etkinliklerimizi öğrenmek için: http://bilimkahramanlari.org/

Bilim Kahramanları Buluşuyor etkinlik sayfamız ise: http://www.bilimkahramanlaribulusuyor.org/

 

Mart 2017 – İstanbul

Bu sezondan bazı kareler

 

     

 

Turnuva ortamının daha iyi anlaşılabilmesi için b,r kaç video çekmiştim 🙂

 

Allumettes au fromage (Peynirli milföy)

Allumettes au fromage (Peynirli milföy)

Bakmayın öyle afilli adına bildiğiniz milföy demek isterdim ama çok da değil aslında 🙂 Bu hafta derste pouf pastry denen milföy hamuru yapmayı öğrendik ve onu kullanarak başka bir tarif yaptık. Milföy’ün ne anlama geldiğini bilmiyordum, sağolsun Yeliz bahsetti. Tabii ki de Fransızca’dan geliyor: mille-feuille: bin yaprak demekmiş. Tam adına yaraşır bir hamur. Yapması da zahmetli aslında. Açıyorsun da açıyorsun..

Bizim yaptığımız tarif şu şekilde (1/2 oran veriyorum, Salı günü pratik dersinde bunu uyguladık)

500 gr hamur (pouf pastry) için:
250 g un
5 g tuz
37.5 g tereyağı  (tabii ki 37.5 koymadım, 38 yaptım 🙂 – normal tarif 75 gr dı.)
125 ml soğuk su
Katları oluşturmak için
300 g dry butter denen bir yağ.

Bu dry butter’ı araştırdım karşıma Fransızların kullandığı bir yağ olarak açıklaması çıktı. “dry” kelimesinin çok da bir anlamı yokmuş. Erime sıcaklığı daha yüksek olan ve mülföyler için kullanılan bir yağmış. Tereyağı gibi görünüyordu. Haftaya derste hocaya soracağım detayını. (Dersler o kadar koştur koştur geçiyorki benim için, her detaya bakamıyorum.)

Tereyağını benmari usulü eritip tüm malzemeleri karıştırıp hamuru hazırladık ve dinlenmeye bıraktık. Bir süre sonra hamuru aldık ve katlar için çalışmaya başladık. Onun bile farklı yöntemleri var, 4 kere duble (double), 6 kere tek (single) katlamak gerekiyor. Duble denen yöntem aslında 1.5 tek katlamaya denk geliyor. Tek dediğime de bakmayın aslında 3 e katlanıyor, duble de ise 4. Anlam veremedim isimlendirmesine ama şef öyle anlattı. Biz de derste 2 duble, 2 tek yaptık. Etti mi size 5. Son tek i de Perşembe gününe bıraktık.  Bu arada bu hamuru açmak çok sıkıntılı bir iş. Oda sıcaklığında yağ eriyor, çok soğuk olursa kırılıyor kat oluşmuyor. Açıp katlayıp dolapta biraz dinlendirmek ve sonra devam etmek gerekiyor. Benimki malesef patladı yaparken. Yağın bir kısmı çıktı dışarı. Ancak gene de tamamladım bir şekilde.

Perşembe günü iyice dinlenmiş olan hamurlarımızı aldık (normald ebuna gerek yok ama Salı günü krep de yapmıştık ikisi için yeterli vakit yoktu) bir kat daha açıp dinlendirdik ve Allumette lerimiz için 3 mm kalınşığında güzelce açtık. Sonra da milföylerimiin içine koyacağımız penirli harcı hazırladık. Onun da adı var tabii 🙂 Source Mornay. Temeli beşamel sos. Malzemeleri ise şöyle:

40 g tereyağı
40 g un
250 ml süt
1/4 soğan, 1 defne yaprağı, 2 adet karanfil (bunu sütün içinde dinlendirip beşamel sosa tat veriyoruz)
2 yumurta sarısı
80 g Gruyère peynir, rendelenmiş
Muskat, (tuz, karabiber opsiyonel)

Sütü içinde soğanlı malzeme varken kaynatıp beklettik, aroması artsın. Bir yandan tavada yağı erittik. Sonra da içine unu attık iyice karıştırdık. (Önemli nokta: unu koyacağınızda tavanın ocak üzerinde bulunmaması gerekiyor, böylece unun bir kısmı pişti bir kısmı pişmedi sorunu olmuyor). Karıştırma işleminden sonra tavayı ocağa koyup pişirdik biraz. Sütün içinden soğanı aldık ve unlu karışımı içine döktük. Böylece beşamel sos olmuştu.  Sonra da içine önce peynir sonra da yumurta sarılarını koyduk, muskat ile tatlandırdık. Mornay sosumuzda hazırdı.

Açtığımız hamuru ikiye kestik ikisine de yumurta sarısı sürdü. Bir tanesinin üstğne ince şerit halinde peynirler 4-5 tane sıktık. Üstünü diğer hamuru yumurta srdüğümüz kısmı içinde kalacak şekilde kapattık. İnce uzun dikdörtgen olacak şekilde kestik, kenarlarından çatalla geçtik, üztüne bıçakla çizip şekil verdik. 190 derecedeki fırına vermedne önce üstüne yine yumurta sürdük. Yaklaşık 15 dk kadar fırnda pişirdik.

Ve işte karşınızda Allumettes au formage 😀    (İlk resimde yamuk yumuk şekilli olanlara aldırmayın onlar kalan parçalar ziyan olmasın çalışmaları..)

 

Şefin mayonez denemesi

Şefin mayonez denemesi

Ve okuldaki 3. Pratik dersimde mayonez yaptık. Tabii ki sadece mayonez degil, amaç italyan salatası ve patates salatası yapmaktı.

Salata için kullanacağımız garnitürü de biz hazırladık, turp ve havuçları macedoine (!) olarak kestik. Belirli sıralarda ve tuz oranlarında yeşil sebzelerimiz de dahil haşladık. Patates yumurta vs derken herşeyi ilk bir saatte hazırlamıştık. En sona kalan mayonez ise karıştır karıştır karıştır.. Çok uzun sürdü, kolum ağrıdı, mutfak sıcak iyice terledik vs. Ayrıca herkes için ayrı ayrı belirlenen servis zamanı da yaklaştıkça stres arttı. Neyseki tam vaktinde istasyonum temiz, tabaklarım ise şefin karşısındaydı (Şef yemeden fotoğraf çekmeyi ihmal etmedim tabi)

Hazırladığım salataların tadına tuzuna bakmış olsam da tedirgindim çünkü bir önceki derste tuz ve biber konusunda kıt davranmışım (ki bana göre mükemmeldi ben biraz tuzsuz yerim) Amaaa.. Çok güzel olmuştu. Çok güzel oldu diyorum çünkü Şef Frank (ki kendisi azıcık serttir) bile etkinlendiğini ve beğendiğini söyledi !!!!

Mutfaktan çıkarken o stres yorgunluk ve aklımın bir yandan işte olması hiç umrumda değildi açıkçası. Bir ders daha başarılı bir şekilde bitmişti.

Bakalım haftaya neler pişireceğiz 🙂

İlk Mutfak Dersim :)

İlk Mutfak Dersim :)

Sonunda !!!

Geçen seneden beri YGS, LYS, tercih dönemi, okul kaydı, yok okulun ingilizce hazırlık sınavı, ilk dönemki teori dersleri derken bir mutfak dersi için bir seneden fazla vakit geçtiğini farkettim. Ancak 6 Şubat 2017 Pazartesi o tarihi gündü. Le Cordon Bleu Şeflerinden Frederick Şef’in Demo dersi ve Frank Şef’in pratik dersleri ile ilk profesyonel mutfak deneyimimi yaşadım 🙂 Tabii ki başlangıç ama şef yaptıklarımı beğendi 😀

Önce kesim tiplerinden başladık işe. Tabii ki terimler Fransızca 🙂 Julienne, Jardinière, Brunoise, Mirepoix, Macédoine, Paysenne kesimleri öğrendik, bouquet garni yaptık  😀 İnanılmaz kayif aldım.. Tabii ki yeni aldığım bıçak setimi ve o muhteşem şef bıçağımı kullanmak ise ayrı bir zevkti doğrusu.. Bakalım benden şef olabilecek mi ?

 

06.02.2017

Doğu Expresi ile Kars

Doğu Expresi ile Kars

Can’ım arkadaşım Derya ile planladığımız bu küçük kaçamağı epey uzun ve detaylı anlatmak istiyorum. 3-4 günlük olan bu gezimizin içine neler neler sığdırmadık ki.. Planlamasından, gezdiğimiz yerlere, tanıştığımız insanlara, yaşadığımız duygu yüklü anlara kadar bir sürü anlatılacak detay var.

Öncelikle planlama sürecinden bahsedeceğim. O bile hikaye. Derya ile benim okullarımızın tatilinin çakıştığı tek hafta 21-29 Ocak haftası idi. Biz de 21 Ocak Cumartesi Doğu Ekspresi ile Ankara’dan trenle yola çıkalım, pazar akşam orda oluruz. 2 gün Kars’ı gezer sonra da Arhavi ve Batum’a geçeriz ve ordan da Trabzon üzeri uçakla geri döneriz diye hayaller kuruyorduk. Ancak kışın bastırması ve özellikle Kars’ta ve civarında hiç kalkmayan karı öğrenince ve orada yaşayan kardeşimden ve öğretmen evinde çalışan bir tanıdıktan teyit edince Arhavi hayalleri tabii ki iptal oldu. Senelerdir gitmeyi, görmeyi istediğim Arhavi sanırım yaza kaldı. 2-3 gün bile olsa Kars’a gidelim, Doğu Ekpresini deneyimleyelim diye planımızı kısalttık. 21 inde gider, 25 Ocak Çarşamba da geri döneriz dedik, dönüş biletlerimizi ayarladık. Tren biletleri 15 gün önceden açıldığı için beklemeye başladık. 6 Ocakta TCDD web sitesine öğlen 3 gibi baktığımızda daha biletler açılmamıştı. Aksam 5:30 gibi baktığımızda ise 2 kişilik kompartımanlı vagonda hiç yer kalmamıştı. Şaştık kaldık doğrusu. Emin de olamadık, TCDD yi aradık yetkililere sorduk ama gördüğümüz bilginin doğru olduğunu söylemekten başka bir şey yapamadılar. Yapacak bir şey yoktu. Artık Pazar günü yola çıkacaktık, ve perşeme dönecektik. Uçak biletlerimizi ayarladık, başladık ertesi günü beklemeye. 7 Ocak 00:00 itibariye bir yandan Derya bir yandan ben sürekli TCDD nin sitesini kolluyorduk. Ama gece yarısı olana kadar biletler açılmadı. Hiç bir mantığı yoktu doğrusu. Ama şanslıydık. Gece 3 gibi Derya uyanıp siteyi kontrol ettiğinde son 4 koltuk kaldığını gördü ve hemen 2sini aldı. Meğer ne çok Kars’a gitmek isteyen varmış 🙂

Artık biletler de tamamdı, sadece Pazar günü olmasını ve yola çıkmayı bekliyorduk. Cumartesi günü tüm planlamalarımızı yaptık: tabii ki yol için yiyecek ve Kars için giyecek. Termal içlik, polar, iki tane bere, atkı ve eldiven, yün çoraplar vs. Yiyecekler ise sanki bir haftalık yola çıkıyormuş gibi hazırdı: kuruyemişinden böreğine.. Şarabımız ve kadehlerimiz de dahil.

Ve 22 Ocak Pazar günü geldi çattı. Pendik metro istasyonu içinde buluştuk. Yolculuğumuzun başladığını ifade eden ilk fotografımızı çektik:

Kahvaltımızı yapıp eksik olan mumumuzu da alıp gara gittik. 11:35 saatindeki hızlı tren ile Ankara’ya geçtik.


Saat 4:15 civarı Ankara’ya indik ama burası yeni garmış. Ben de ilk defa görüyordum. Bir hayalkırıklığı oldu çünkü Doğu Ekspresine binmiş tüm blogger ların sayfalarında Eski Gar’dan çok güzel görüntüler vardı. Sorduk öğrendik ki eski gar yeni garın arka tarafında kalıyormuş ve biz ordan otobüslere binecekmişiz, çünkü raylarda çalışma varmış ve Doğu Ekspresi Irmak’tan kalkıyormuş, oraya kadar otobüsle gidecekmişiz. Önce biletimizi aldık, sonra da fotoğraflarda gördüğümüz o nostaljik garı görme heyecanı ile koşa koşa (alt kattaki otoparktan geçiliyormuş) eski garın oraya gittik. En son 4-5 sene önce gelmiştim oraya. Hemen tabi elimizde biletler fotoğraf çektik. Yolculuk için biletimiz de dahil hazır saatin gelmesini beklemeye başladık.

Saat 17:30 civarı otobüse bindik, Irmak’a geçtik. Malesef ikimiz de müzik olayını unuttuğumuzdan yolda bir kaç müzik indirdik, bulamadığımız bazı özel parçaları da bir telefon youtube dan çalarken diğer telefonla kaydedelim dedik 😀 Küçük de olsa bir liste hazırlamıştık. Yaklaşık 45 dk süren yolculuğun sonunda Doğu Ekpresini gördük o mavi ve kırmızı şetirleriyle 9 tane vagon arka arkaya sıralanmıştı. En sonda da bizimki. Heyecandan kalbimiz küt küt attıyordu. Kompartımana gitmeden bir sürü fotoğraf çekmiştik bile.


(ikinci resmin sol tarafındaki gölgeden Derya’nın da aynı pozu çektiği görülebilir)

Sonra küçük odamıza geldik. Mini buzdolabı, lavabosu ile oldukça şirindi. Hemencik yerleştik ve tren yola çıkmadan aklımızdaki dört şarkıyı da kaydettik. Çok başarılı bir kayıt oldu doğrusu. Bu sırada vagon görevlisi geldi bilet kontrolü için ve masamızın üzerinde duran şarabı görünce hemen ortak olmaya çalıştı ama yemezler 🙂 Saatler 19:20 yi gösterdiğinde tren hareket etti ve 24 saatlik yolculuk başladı.

Sohbetimiz, müziğimiz, kitabımız, fotoğraflarımız, mumumuz eksik olmadı. Ve tabi şarabımız da.. Her ne kadar dışarıyı göremesek de o tren tıkırtısı, hafif sallanarak ilerleyişimiz güzel olan atmosferimizi daha da güzel kıldı. Beni de anılarıma sürükledi. Taa 18-19 sene öncesine. Annem, kardeşim ve ben, Konya’ya kompartımanlı trenle gidiyorduk. 6 kişilk kopartımandaki diğer 3 kişi ise Eskişehir de inecek olan üniversite öğrencileriydi. O zaman ne kadar büyük gelmişlerdi gözüme. Şimdi ben onlardan belki de 10 yaş büyüğüm.. Zaman…

Vakit ilerleyince yataklarımızı açtık, ranza olmuştu (sanki aynı odada kalmak zorunda olan iki kardeş gibi.) ben üst kata geçtim çünkü küçükken ranza da hep üstte yatardım, Derya ise hep altta yatarmış 🙂 Sabahın o güzel görüntüsünü kaçırmamak için  saatlerimizi 6 ya kurmuştuk ama ona bile gerek kalmadı, ikimiz de uyanıverdik. Günün ağarışını, trenin dağlar arasında kıvrıla kıvrıla gidişini, birbiri sıra gelen uzunlu kısalı tünellerden geçişini, özellikle Erzincandan sonra artan kar ile etrafın beyazlaşmasını birlikte izledik.

   

 

Erzurum’a yaklaşmak üzere iken diğer kopartımanlardaki gençlerle birlikte cağ kebabı siparişimizi verdik. Ancak sürekli değişen Erzurum’a giriş saatleri, açlığımızı basırmasın diye bir şey yememek iyice sabırsızlaştırdı bizi. Neyseki öğlen 3:30 civarı Erzuruma geldik, konvoy halinde trenin durmasını bekleyişimiz, gençlerin bir poşet cağ kebabını teslim alması ve aç aç bekleyen bir vagon dolusu insana dağıtması.. Halimiz çok komikti.. 😀

Yavaş yavaş yolculuğu sonuna geliyorduk, yolculuk başından beri istediğimiz videoyu tam olarak çekememiştik: tren  açık bir alanda dönüş yaparken pencereden lokomotifin de görüleceği şekilde çekim yapmak. Ve arka planda da Reşid Behbudov’dan Geceler şarkısı.. Uygun bir dönüş yakaladığımızda da çekimi pencere dışından yaptığımız için müzik duyulmadı, bizim de görüntü zaten çok beğenmedik. Bizim vagon trenin son vagonuydu, kopartımanımız ise vagonun son kopartımanı, yani en arka pencerenin en yakınındaydık. Biz de aşağıdaki videoyu çektik. O kadar beğendik, o kadar içimize sindi ki.. Şarkı ile bir bütün oluşturmuştu.

Ve saatlerimiz 19:43 ü gösterirken tren Kars’a geldi. Heyecanla hazırlanmış, o meşhur soğukla yüzleşmeyi bekliyorduk. Belki heyecandan belki de fazla dışarda durmayışımızdan ilk önce çok küçümsedik soğuğu: “Bu muymuş canım? Bu kadar kalın giyinmeye gerek de yokmuş” dediğimizi hatırlıyorum 🙂 Bizi gardan bir arkadaşımızın bahsettiği öğretmen evinde çalışan Faruk Bey ve bir arkadaşı karşıladı ve oraya kadar götürdüler saolsunlar. Odalarda birazcık sıkıntı çıksa da (aslında biraz değil ama bu detaya girmek istemiyorum) bize sonunda 2 kişilik bir oda verdiler (penceresiz !). Hemen eşyalarımızı koyduk ve fırladık dışarı, şöyle küçük bir Kars turu atalım diye. Eski Rus binaları akşamları o kadar güzel ışıklandırılıyor ki, rüyada gibiydik sanki. Zaten Kars’a gelmiş olmak bile bir rüya gibiydi. Biraz yürüdük dolaştık ama soğuktan bacaklarımı hissetmemeye başlamıştım ben, dedim ya soğuğu küçümsedik diye, normal bir tayt giymiştim sadece. Hemen bir kafe ye girdik. Kafe o kadar İstanbul gibi döşenmişti ki, ikimiz de çok şaşırdık doğrusu. Kars’ı küçümsediğimizden değil ancak tablette menü sunulması, masalardaki butonlarla garson çağrılmasına İstanbul’da bile alışık değiliz doğrusu. Bir güzel sahlebimizi içtik, içimiz ısındı, ertesi günün planını da yaptık arada.. Anı Harabeleri ve Çıldır gölü !!

Sabah 10 sularında Faruk Bey ve arkadaşıyla düştük yollara. Alabildiğine düz ve beyaz, bembeyaz.. Gittiğimiz trekkinglerde görmediğimiz cinsten. Önce Anı Harabelerine gittik. Burayı mayıs / haziran gibi gezmek lazım ancak kar altında hem de pırıl pırıl güneşle birlikte şehri gezmek ayrı güzeldi. Ermenistan sınırındaki Arpaçayı’nın hemen dibinde kurulmuş çok eskilere dayanan bir şehir. Kiliseden çevrilmiş camileri, şehir pazarı, atölyelerinin bulunduğu bizim sanayi diyebileceğimiz kesimi, ve her gidenin fotoğraf çektirdiği, kızlar kalesi ve İpek yolu üzerinde bulunan köprü manzaralı Manuçehr camisi.. Çok güzel fotoğraflar çıktı, aşağıda bir kısmı var..

   

Anı Harabelerinden sonra gene düştük yollara ve yaklaşık bir buçuk saat süren bir yolculuktan sonra Çıldır Gölün’deki Atalay’ın yeri adlı mekana geldik. Gözlerimize inanamıyorduk, koskoca göl hakkaten donmuş, buz kalınlığı yaklaşık 50 cm. Gölün üzerine arabayı park ettik ve göl üzerine yürüme deneyimini yaşadık. Şanslıyız demişmiydim daha önce? Haftada bir yapılan balık toplama işlemi yapılacakmış, kalabalık bir grup ona göre plan yapmış gelmiş, biz de takıldık peşlerine. 🙂 Epey ilerisine gittik gölün. Bu ağ ile balık tutma sürecini anlattılar, daha göl buz tutmadan aralarında yaklaşık 50 m mesafe bırakarak iki uzun çubuk yerleştiriyorlarmış ve bu çubuklar arasına ağ geriyorlarmış. Göl donduğunda ise bu çubukların bulunduğu kısımlardan buzu delip bir taraftan ağın bağlı olduğu kısmı çözüp diğer taraftan da çekiliyormuş. Mekanın sahipleri bunu anlattıktan sonra aynısını yaptılar ve biz de izledik ağın çekilişini. İki tane sarı sazan, bir tane midye, bir tane de karides çıkardılar. Hayvanları ağdan kurtardıktan sonra önümüze attıyorlardı ve onlar da anında o buz gibi havada donuyordu. Son sarı sazanı çıkartıp önümüze attıklarında yazık hayvancağız ağzını açıp nefes alırken donunca duruma dayanamayıp ayrıldık ordan..

Bu arada tabii göl üzerinde fotoğraflarımızı çekmeyi de unutmadık. Arada sırada derinden gelen çatlama sesleri, ya da yürüren gördüğümüz çatlaklar  bizi korkutmuş olsada oldukça keyifliydi. Sonrasında yediğimiz sarı sazan balığı ise çok lezzetliydi. Atlara kıyıp da kızağa binmesek de çok keyif almıştık Çıldır gölünden de.

 

Bugünün akşamında kardeşimle buluştuk, yazık kızce çok hastaymış, midesini üşütmüş. Fazla oturmadık, onu çalıştığı yere götürdük: revire. Yolda da limon aldık ki kendine nane-limon yapsın. Çalışma odasına gidince bir an sanki orada daha önceden bulunmuşum gibi hissettim, her bir köşesinde Gülser le birlikte aldığımız ıvır zıvırlar vardı, Ortaköyden aldığımız araba, Kıbrıstan ona hediye getirdiğim süs kaplumbağa, ikea dan aldığımız cam kavanoz ve çiçekleri ve daha bir sürü şey. O arada askeri odasına geldi tekmil verdi, ve Gülser ona bir kaç şey söyledi, ayrıca nane-limon yapmasını da istedi (ya da emretti artık ne denirse). Gülser’in anında komutan havasına girişi Derya’yı da beni de şaşırttı ama iş ne yapsın. Kardeşimi o gecelik orada bırakıp ondan öğrendiğimiz “Şehir Kulübü”nü aramaya başladık ama kimse bilmiyor ki mekanı. Telefonla vs bulduk sonunda. Önce bir garipsediysek de o kadar beğendik ki hem mekan tasarımını hem de 90 lardan ve 2000 lerden Latin şarkılarını. Hatta çıkarken şarkılarını beğendiğimizi sahibine söyledemeden edemedik.  🙂

Bir gün daha bitmişti Karsta ve ertesi günün planı Kars’ın içini dolaşmaktı. Sabah kahvaltıdan sonra Faruk Bey’le tekrar buluştuk ve başladık gezimize. Bu arada yollar o kadar çok kayıyordu ki Derya ile kol kola yürümek durumda kaldık, düşüp bi yerimizi kırmayalım 🙂 Ayrıca karın yağmasıyla hava cidden yumuşamıştı, bir önceki gün olduğu gibi üşümüyorduk da. Önce Kars kalesine çıktık mahalle aralarında dolaşarak. Her ne kadar hava kapalı olsa da çok güzel bir manzara vardı. Ucube şeklinde nitelendirilen “İnsanlık Anıtı”nın bir zamanlar var olduğu tepeyi de burdan gördük, yerinde yeller esiyor: insanlık mı kaldı dedirtiyordu.. İnişimizi kalenin arkasındaki yoldan yaptık, o kadar sessiz ve huzur verici bir yoldu ki burası, yine Rus mimarisi ile yapılmış olan Kafkas Üniversitesi Konservatuarına kadar burdan keyifli bir şekilde indik. Burdaki eski binalardan birinde “peş” adı verilen bir ısınma sistemi varmış. Belki de kaloriferin ilk versiyonu. Odaların köşelerine yerleştirilen bu peş adındaki sobalar yanıp içinde suyu kaynatıyor ve oluşan su buharı odanın duvarları içindeki kanallardan geçerek odayı ısıtıyormuş. Tabi ki şuan kullanılmıyor ama en azından biz görmüş olduk. Okuldaki hocalarda ayak üstü bir sohbetin ardında yürüyüşümüze Katerina Hotel’ine kadar devam ettik. O kadar güzel bir binaydı ki.. Yine Rus mimarisinden. Ve binanın önünce çok zarif beyaz masa ve sandalyeler vardı, ayrıca bir masada gül yaprakları.. Birileri birşeyler kutlamış heralde haftasonu 🙂 Harika fotoğraflar çekip yolumuza devam ettik.

  

Şehir merkezine geri dönmüştük artık ve burdan Namık Kemal Kültür Merkezine geldik. Faruk Bey’den rica etmiştik bizi aşıklar kahvesine götürmesini. Ancak o kahve kapanmış, Namık Kemal Kültür Merkezinde toplanıyorlarmış aşıklar. Bir de bize Metin abi’den bahsetmişti, bir heykeltraş. Çok enteresan bir hikayesi de vardı, onunla da tanışmış olduk. Kendi ağzından dinledik hikayesini.

Metin abi, Kars’ın bir köyünde doğmuş büyümüş, kendi kendine taşlardan heykeller yapmayı öğrenmiş. Kendisinin geliştirdiği ve kimsenin de bilmediği bir yöntemle de bu heykellerde eskitme yapıyormuş. Bir gün tarihi eser kaçakçılığından Metin abiyi mahkemeye vermişler. Yaptığı bir heykel 3000 sene öncesine ait çıkmş 🙂 Valinin de araya girmesiyle yeni bir taş alıp ondan heykel yapmış ve kendi eskitme yöntemini uygulamış, bu sefer de heykel 1500 senelik çıkmış 😀 Bunun üzerine Kültür Bakanlığı tarihi araştırmaları ve doğru bilgiye ulaşılmasını engelleyeceği gerekçesini öne sürmüş. Sonuç olarak Metin abinin heykel yapması mahkeme kararı ile yasaklanmış 😀 Tabi bu olayla birlikte çok meşhur da olmuş Metin abi, Valinin büyük baskısına 2-3 sene ancak dayanan Metin abi köyünden göçmüş, gelmiş Kars’a. Namık Kemal evinde kendine bir atölye açmış, 3 tarafı cam la kaplı olan mükemmel manzaralı atölyesinde şimdi taşlar oyarak minyatür çalışmalar yapıyor, yeni bir heykel değil de mevcut yapıların minyatür halleri yani.. Saolsun Derya ile bana da birer küçük Kars kalesi hediye etti.

Sonrasında Namık Kemal’de aşıkların toplandığı odaya gittik. Orda da Arif Tellioğlu adındaki aşık ile tanıştık. Zamanında Mustafa Kocaoğlu ile televizyonda aşık atmış.. Videosunu izletti bize.. “Ben onun yanında aşık sayılmam, ben bellediğim şeyleri okudum o ise bana o anda düşünüp cevap verdi” diye anlattı. Hem Arif amca hem de Metin abi ile çok keyifli bir sohbet yaptık. Onların çocukluklarını, nasıl yaşadıklarını konuştuk. Oradan ayrılmak istemesek de fazla vakitlerini de almak istemedik, ayaklarımız geri geri giderek çıktık. Belki de Kars’ın en etkileyici anını yaşamıştık..

 

Burdan çıktıktan sonra biraz daha Kars’ın içinde dolandık, Orhan Pamuk’un “Kar” adlı kitabının  kapak fotoğrafı olan sokağı gördük, sonra çok üşüdüğümüzden bir kafeye gittik. Hazır oturmuşken ertesi günkü uçağım için check in yapmak istediğimde arama sonucu uçağı bulamadım, sonra firmayı aradığımda hava muhalefeti nedeniyle uçağımın ertelendiğini öğrendim. Ertesi güne aldırdım hemen. O an Kars’ta tıkılı kalmışım gibi yaşadığım duygu karmaşasını anlatamam ama herşeyde bir hayır vardır diyip kardeşimle vakit geçireceğimi düşünüp fazla takılmadım üstünde.

Ve o akşam için Hanımeli adlı restorana gittik: tabii ki kaz eti yemeğe 🙂 O kadar yol gelip kaz eti yemezsek ayıp olurdu. Mekanın sahibi Dilek Hanım’la tanıştık. Bize kaz etinin nasıl yapıldığını uzun uzun anlattı, sonra sormamız üzerine kendi hikayesini de bizimle paylaştı. PTT’den emekli olduktan sonra evde oturup evlilik programlarına hapsolunca hiç memnun kalmamış bu durumdan. Bir gün evinde reçel yaptıktan sonra “Ben neden bunun işini yapmıyorum” diye yola çıkmış. Tabii ki çok zorluklar çekmiş, siyasi açıdan, düzgün iş yapmayan diğer restoranlar yüzünden vs. Ama ne güzel ki bu günlere gelmiş ve şuan kendisi 9 tane kadından yemek için kullanacağı malzemeleri alıyormuş. Elinden geldiğince de kadınlara destek olmaya çalışıyor. Takdir ettik doğrusu. Ayrıca kardeşimin hasta olduğunu öğrenir öğrenmez hemen ona kendi elleri ile ballı, naneli bol limonlu bir bitki çayı hazırladı: Tam Esnaf!! Çok müteşekkir kaldık. Kardeşime de iyi geldi tabii.

Bu arada mekan çok şirindi, bir tane duvar tamamen gelen  müşterilerinin yazı yazdığı küçük kağıtlarla doluydu mesela. Bir tane kaz menüsü aldık Derya ile bir de ekstra çorba. ikimiz de kaz etine doyduk resmen ve toplamda da 65 TL para ödedik. Kesinlikle tavsiye ederim. Tam biz kalkacakken “Ama daha şarkı dinlemediniz” dedi bizi oturttu yerimize Dilek abla, sanırım eşi aldı eline akerdeyonu, ve iki parça çaldı, keyfimize keyif kattı.. Ellerimize onun farklı bir koku kazandırdığı kolonyamızı da döktü (normal kolonyanın içine küçük bir vanilya çubuğu ve bir iki adet karanfil atıyormuş) ve kendisi ile vedalaştık.

Ve sonra aklımızda ve gönlümüzde kalan yere gittik: Şehir kulübü. Mekanın sahibi ordaydı ve bizi görünce çok mutlu oldu. Bu sefer gürcü ve ermeni şarkılarıyla büyüledi bizi. Tam da cam kenarındaki gruba oturmuştuk kardeşim ve arkadaşları ile birlikte. Biraz da ışığı kapattırıp ortamı loş hale getirdikten sonra Rus binalarının sarı ışıkları ile süslenen sokakta karın yağışını büyük bir keyifle izledik. Büyülü anlardan bir diğeriydi.

Çıkarken mekan sahibinin yanımıza gelip bügünkü şarkılarını beğenip beğenmediğimizi sormasının ardında içtenlikle veriğimiz evet cevabına  o kadar sevindi ki 🙂 Yüzünde kocaman bir gülümse “Gerçtekten mi?” diye çocuksu bir şekilde mutluluğunu dile getirdi… “Güzel” insanlarla karşılaşmak ne kadar güzel. Umarım kısmet olur da bir gün tekrar gider bu sefer uzun uzun sohbetler ederiz kendisi ile.

Ertesi güne sadece Kars kaşarı alma işimiz kalmıştı. Kars’ta dolaştık birazda. Kardeşimin tavsiye ettiği süt ürünleri satan yere gittiğimizde dükkan sahibinin babası varmış, oğlunu beklerken adamla da yaklaşık 20 dk oturup sohbet ettik. Şaştı kaldı taa istanbullardan tren ile Kars’a gelmemize 🙂 Konu konuyu açtı ve çok keyifli bir sohbet oldu. Bu Kars insanları ne kadar da sıcak kanlıymış dedirtti bize.

Aklıma gelmişken söylemeden edemeyeceğim, Kars halkı tam Atatürk hayranı. Nereye girdiysek her yerde Türk bayrağı ve Atatürk resmi vardı. Bunu sorduğumuzda bize Atatürk’e olan sevgilerinden bahsettiler. Bunu bu kadar rahat dile getirebilmeleri de bizi mutlu etti.

Derya’yı servise bindirdikten sonra kardeşimin yanına gittim, saolsun o da izin almıştı öğleden sonrası için. Ancak benim okulumun kaydı, sağlık raporu temin etme gerekliliği ve bunun ertesi güne bitmiş olma zorunluluğu, koştur koştur Devlet Hastanesi yollarını tutmamıza sebep oldu. Dedim ya her işte hayır vardır diye, istanbul da olsam hayatta yetiştiremezdim, neyseki orda hallettik. Gerçi okul kaydımla ilgili başka problemler de oldu ama Kars konumuz ile alakası yok onların.

Kardeşimle, komutanları ile keyifli bir sohbet yaptığımız akşamın sonrasında eve döndüğümüzde uçağımın gene iptal olduğunu öğrendim. Çok sinirlendim çünkü Kars dönüşü yaptığım tüm planlarım alt üst oluyordu gene. 20 dk telefonda bekledikten sonra pazar gününe kadar bilet olmadığını da öğrenince iyice çileden çıktım, biletimi iptal ettirdim. Iğdır dan mı gitsem, Erzurum nasıl olur, ama çok kar yağıyor yollar kapanır mı, acaba trenle mi dönsem vs derken iyice kendimi Kars’a hapsolmuş hissettim. Sonunda Erzurumdan uçak bileti aldım ve sabah erkenden oraya minibüslerle geçerim diye karar verdik. Sabah 6 da yola çıktım ama yol nasıl kar dolu anlatamam. En yakın köye ulaşmamız bile 45 dk aldı. Bi ara yolda kırmızı bir işaret gördük, eyvah dedim yollar kapalı. Neyseki devam edebildik yavaş yavaş. Ancak hayatımda böyle yolculuk yapmadım ben. Yollar dahil her yer bembeyaz. Buz üzerinde gittik zaten hep. 3 saatlik yolcuğun ardından Erzurum’a geldim. Buraya da ayak basmadım demem. (tren istasyonunda kıtlama şeker bulamamak içimde kalmıştı bu sefer aldım :D) Uçağım biraz rötarla da olsa kalktı neyseki de İstanbul a geldim. Benim tabi haftasonu planlarım yalan oldu ama en azından okul işimi hallettim istanbul’a gelince.

Başından sonuna tam macera olan Kars gezimiz, o kadar büyüleyici, o kadar dolu dolu geçti ki.. Doyamadık…

 

Kesinlikle böyle küçük bir kaçamak yapmanızı tavsiye ederim, tabi yanınızda can yoldaşı bir arkadaşınızla çok daha keyifli oluyor. 😉

 

Sevgiler..

22-27 Ocak 2017 – Kars